Uyku Hakkında Her Şey -1

                                             UYKU

UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU UYKU

 

Emma Haughton ‘Hayat Avcısı’ kitabında ‘’Bazen vaktini boşa harcamak hiçbir şey yapmamaktan iyidir’’der. Hepimiz tekrar tersine çevrilmeyecek kum saatimizdeki kumların boşalışını izliyoruz. Yaptığımız şey ne olursa olsun hayatımızın boşa harcadığımızı düşündüğümüz bir kısmı var. Bir kısmını da beslenme ve boşaltım için ayırdık. Malum bize tanınan sürenin büyük kısmını da eğitilmeye yahut çalışmaya harcıyoruz. Az ya da çok yolda geçen vakitler, temizlik yaptığımız zamanlar, televizyon izleyerek veya bilgisayar oynayarak hiç ettiğimiz günlerimiz ve daha birçok alışkanlıklarımız ve zorunluklarımız. Ortalama bir homo sapien hayatının 3 de birini yatakta uyuyarak geçirir (kendine hiçbir şey katmayıp tüm gün ayakta uyumak buna dahil değildir) yani eğer 75. yaşınıza ulaşabilirseniz, sizi tebrik ederim yaşamınız boyunca çeyrek asır uyumuş olacaksınız. Aslına bakarsanız hayallerimizi sadece rüyalarımızda görmemiz; yapmak istediklerimize zaman bulamamız çok doğal. Peki buna değer mi?

Ben bu kadar vakit harcadığımız bir şeyi enine boyuna incelemeyi kendimce doğru buldum. Malum biraz üşengeç bir milletiz çok çok uzun tutmak yerine 3 yazı ile Uyku başlığı altında bir yazı dizisi oluşturmak istedim. Çok tabi olarak benim buradaki ilk amacım bilgilendirmek fakat aralarda söz alıp fikirlerimi sunup okudukça artan bilgi birikimiyle başlıkları birbirine neden sonuç ilişkileriyle bağladım.

Ben bu yazımın çok kapsamlı olmasını tercih ettim ama sizi de bilmek istemediklerinizle sıkmayı istemiyorum. Bu yüzden her yazıda başlıklar halinde ilerlemeyi daha uygun buldum. Dilerseniz sadece okumak istediğiniz kısımlara bakabilirsiniz fakat benim bir kalemden çıkan her düşünce bir örümcek ağı oluşturur. Burada fikirlerime yakalanmak ve kendi yorumunuzu yapmak istiyorsanız en sağlıklı olanın metnin bütününe dahil olmak olduğunu düşünüyorum. Kimse tek bir ağdan kolay kolay etkilenmez hatta fark edemeyebilir. Bu yazının fihristi aşağıdaki gibidir.

 

Uyku Nedir?

Uyku, organizmanın çevreyle iletişiminin, değişik şiddetlerde uyaranlarla geri döndürülebilir biçimde, geçici, kısmi ve periyodik olarak kaybolması durumu olarak tanımlanabilir. Uyaran şiddetinin nelere bağlı olduğuna uykunun evrelerinde yer verdim.Uyku bazı özellikleriyle benzer durumlardan ayrılır. Örneğin koma durumu sürecin uzunluğu ve iletişimin uyaranlarla hemen normale döndürülememesiyle uykudan ayrılır. Hipnozda da dışarıdan gözleyen bir gözlemci uyuyor izlenimini alır fakat hipnoz halinde gözlemlenen beyin faaliyetlerinin varlığı hipnoz durumunun aslında uyanıklık hali olduğunu gösterir. Anestezi sırasında ise hastanın uyuduğu izlenimi alınabilir fakat anestezi, organizmanın çevreyle iletişiminin kullanılan maddenin miktarı ve cinsine bağlı olarak ortadan kaldırılmış olmasıyla uykudan ayrılır.

Kısaca uyku, yaşamın üçte birini geçirdiğimiz vücuttaki tüm organların uyanıklıktan tamamen farklı çalıştığı, yaşamın devamı için mutlaka gerekli olan farklı bir bilinç durumudur. Bunu bilim insanları deneylerle kanıtlama yoluna gitmiştir. Bu ve diğer uyku deneylerini yazının ’Uyku Deneyleri’ kısmında bulabilirsiniz. Henüz bu kısmı paylaşmadım fakat ben paylaşana kadar merak edenler için Rus Uyku Deneyi yazısını okuyabilirler. Gece gece okumamanızı tavsiye ederim.

 

Uykunun Ortaya Çıkışı; Uykunun Kökeni; Uykunun Evrimi

İnsanlar ve hayvanlar için vazgeçilmez bir dürtü olan ‘’Ölümün Kardeşi’’ uykuya neden yenil düşüyoruz? Uykunun işlevi adına birçok teori var fakat bakış açımız tüm kafamızdaki soruları belki de tersine çevirebilir. Çünkü bilmediğimiz bir şey daha var ‘‘Uyanık kalmak için mi uyuyoruz, yoksa uyuyabilmek için mi uyanık kalıyoruz?’’.

Biraz evrim teorisiyle konuya giriş yapmak gerekirse, canlılar oluşumlarından 2 milyar yıl sonra sulardan karalara çıktılar. Deniz ısısı, gece ve gündüz arasında çok fazla değişkenlik göstermiyordu fakat kara ısısı çok büyük farklılıklar gösterdi. Evrimleşme sürecinde en önemli faktör hayatta kalma şartıdır. Bu nedenle uyku, kara yaşamında ortaya çıktı ve hayatta kalma şartı oldu. Devamında bu sürüngen davranışı kalıtsal olarak devam etti. Karaya çıkmayı başaran canlı, güneş ışığı altında hareketlenmiş avlanmış, ortak kaderini yaşamış av olmuş ve gece soğuğunda ise uyuyarak av olma tehlikesini bertaraf etmiştir.

Bu süreçte insan, geceleri uyuyacak (pasif olacak) ve gündüzleri hareketlenecek (aktif olacak) şekilde evirilmiştir. Böylelikle bedenini dinlendirmiş, enerjisini korumuş ve dış saldırılardan korunmuştur. Bence uykuyla tanışan insan uyurken gördüğü rüyalardan etkilenmiş, bu durumdan korkmuş ve rüyalarını başka şeylerle ilişkilendirmiştir. İlkel buluşlarına esin kaynağı olmuş hatta büyü ve falcılıkla ilişkilendirilip farklı inanışlar oluşturmasına temel hazırlamıştır. Rüyalar uykuyu  bağımlılık haline getirmesinde büyük rol oynamış, zaman ve mekan bağından kopmak onun hoşuna gitmiş uyumayı alışkanlık haline getirmiştir. 21. yüzyılda halen daha rüyalara yorumlar yapılmakta bu bana göre kahve falından daha güvenilir bir kaynak olmayı geçmemektedir.

Hatta bir çoğumuz şunu yaşamıştır: ”Rüyada yüksek bir yerden düştüğünde aniden uyanma”  Bu olayı bilim insanları insanın adaptasyon süreciyle açıklıyorlar. Atalarımız ağaçlardan yaklaşık 5.5 milyon yıl önce indiler fakat ondan öncesinde 42 milyon yıl ağaçlar üzerinde yaşamlarını sürdürdüler. Durum böyle olunca ağaçtan düşme tam bir tehlike durumu oluşturuyordu ve beyin sürekli tetikte bekliyordu. Sürekli kontrol durumu zaten fazlasıyla enerji harcayan beyin için verimli bir şey değildi. Bu yüzde evrimsel süreçte, beyinin kritik anlarda ,örneğin rüzgarlı günler veya ufak sarsıntılar, uyanmayı sağlama özelliği bu şekilde evrimleşmiş olduğu düşünülmektedir.

Uykunun Evrimi

Tabi ki uykunun açıklaması burada kalmamıştır. Düşünen bir hayvan olan insan yaşadığı her şeyi ve kendini bilim ile açıklamaya çalışmış, ölçmüş tartmış biçmiş ve 1900’lerin ikinci yarısında Uyku Bilim’ini doğurmuştur. Çok kurcalamayı sevdiğimiz için olanca hızıyla araştırmalar yapılmış; bu bağlamda yeni şeyler öğrenildikçe ne kadar çok şey bilmediğimiz ortaya çıkmış ve ilerleyen zamanda Uyku Tıbbı ortaya çıkmıştır.

 

Neden Uyuyoruz?

 

Bu kısmı okumadan önce uyarmak isterim ki uyku evrelerinden aşağıda biraz bahsettim fakat çok karmaşık olmadığını düşündüğüm için ve bu soruyu cevaplarken ihtiyaç duyduğum için yazının bu kısmında uyku evreleri az da olsa kendine yer buldu.

Eğer size neden solunum yapıyoruz sorusunu sorsaydım. Cevabı: kandaki oksijen seviyesini dengelemek olurdu. Bu yönüyle solunum organizmada vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Aynı şekilde uykunun da vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğu bilinmekte fakat tam olarak hangi işlevleri yerine getirdiğini söylemek mümkün değil. Uykunun gizemli bir yönü olmakla birlikte nedenine dair basit cevapları da direk olarak kabul etmek bilime aykırıdır. Uyku hali bana göre vücudun diğer işlevlerinden bilinmezlik yönüyle ayrılıyor. Uyuduğumuz süre boyunca gerçekleşen olaylar ve olaylara müdahalemizin bu kadar yetersiz olması yönüyle ilgilendiğim bir konu fakat rüyalar kısmının boyutlarını ve anlamlarını bir Sigmund Freud okuru olmama rağmen anlamış değilim ayrıca ona tamamen katılan insanlardan da değilim bazı şeyleri fazlasıyla abarttığını düşünüyorum. İlerleyen süreçte beraber anlayacağımız bir şey var ki rüyalar insan hakkında ne kadar güvenilir ipuçları veriyor ve rüyaların gerçek amacı nedir. Zannediyorum bu kısma Rüyalar Hakkında Her şey – 3 yazısında yer vereceğim.

En basit biçimiyle uykuyu ele aldığımızda günün bir evresi diyebiliriz.Gün içerisinde çoğumuz işe gidiyoruz, eğitiliyoruz ya da spor yapıyoruz. Günün sonunda uykuya dalıp uyandığımızda dinlenmiş oluyoruz. Hatta hepimiz dinlenmiş uyanamayabiliyoruz. Bu konuyu ilerde ‘Daha Kaliteli Bir Uyku İçin Neler Yapılmalı’ kısmında ele aldım fakat bu düşünceyle uykunun dinlendirici rolü olduğu söylenebilirse de bunun tersini kanıtlayan deneyler yapıldı. 4-5 gün uykusuz bırakılan, ancak beslenme ve dinlenme alışkanlıklarında herhangi bir değişiklik yapılmayan denekler bisiklete bindirildi, bu sırada performans testleri uygulandı. Testlerde deneklerde herhangi bir performans düşüklüğü olmadığı saptandı. Bu deney uykunun dinlenmeyle eşdeğer tutulamayacağının göstergesi olarak kabul edilir. Bu ikisinin farkını basitçe şu iki tanımdan anlamaya çalışabiliriz.

Dinlenme- bir sakinlik hali, duygusal stresler olmadan gevşeme, endişelerden arınma.

Uyku- Bireyin çevresine karşı algısını ve tepkisini değiştiren bir bilinç durumu

Uykunun büyüme sürecinde de önemli bir rolü olduğu düşünülür, hatta ninnilerimizde ‘uyusun da büyüsün’ derler. Yapılan araştırmalarla derin yavaş uyku döneminde salgılanan büyüme hormonunun çocuk geliminde önemli bir rol oynadığı; herhangi bir nedenden dolayı uyku problemi olan çocukların gelişiminin sekteye uğradığı saptandı. Hata sık sık bademcik enfeksiyonu geçiren çocukların uyku düzeninin bozulduğu bu nedenle de gelişimlerinin aksadığı ortaya çıkmıştır. Bademcik ameliyatı sonucu çocukların uykuları düzene girer hatta bu durum halk arasında ‘ bademciklerini aldırdık, çocuk serpildi’ sözüyle dile gelir.

Çocukluk döneminde büyümeye yarayan uyku erişkinlik döneminde vücudun onarım sürecini doğrudan etkiler. Burada uykunun miktarından çok kalitesi ve derin yavaş uyku miktarı önemlidir. Yani onarım sürecindeki problemlerde uyku eksikliğinden önce derin yavaş uyku dönemlerinin düzenlenmesi, daha sonra REM ve yüzeysel yavaş uykudaki eksikliklerin giderilmesi gerekir. Bu yönüyle uyku organizmada onarım rolünü oynar. Spor yapanlar için önemli olan bir bilgiyi ‘Uykunun Evreleri’ kısmında daha ayrıntılı ele aldım.

Peki REM uykusunun organizmadaki yeri nedir. Bu konuda birçok hayvan deneyi vardır. REM uykusu bir şekilde engellenen farelerin daha önceden öğrendikleri davranışlarını bile unuttukları gözlemlemiştir. Yani uyku REM uykusu bakımından türe has özelliklerin öğrenilmesini sağlayan genetik hafızanın programlanmasında rol oynar. Akıllara ilk gelecek soru belkide uykunun öğrenme rolü varsa uykuda öğrenebilir miyiz olabilir. Bu konuyu Aldous Huxley‘in Cesur Yeni Dünya romanında okuduğum kadarıyla aktarmak istiyorum. Huxleyin ütopyasında çocuklara uykularında periyodik biçimde şartlandırma yapmak için öğretiler dinletilir. Büyüdüklerinde öğrendiklerine aykırı bir düşünce akıllarına geldiği anda öğreti ortaya çıkar ve istemsizce dillerinden dökülür. Örneğin bir gram soma bin bir derde devadır gibi burada soma uyuşturucudur. Sistemin dışına çıkmak istediklerinde akıllarına gelen bu düşünce soma almalarına neden olur ve sistemin içinde olmaktan mutluluk duyarlar. Ama ne yazık ki deneyler gösterdi ki: bir kasetle uykuda tarih dersi dinleyen öğrencilerin uyandıklarında akıllarında hiçbir şey kalmıyordu ve uykuda öğrenmenin mümkün olmadığı sonucuna varıldı. Bu bilgiler ışığında uykuda yabancı dil öğrenme videolarına denk gelirseniz sessiz bir ortamda uyumayı tercih edip sabah çalışmanızı tavsiye edebilirim. Ancak uykunun öğrenme sürecindeki rolü inkar edilemez. Denekler öğrenme döneminin ardında uykusuz bırakıldığında ertesi gün öğrendiklerinden çok azını hatırladıkları görülmüştür. Bu günlerce uykusuz kalıp sınava girenler için üzücü bir durumdur fakat ‘Uykunun Evreleri’ kısmında öğrenmenin uykunun hangi aşamasında ve ne zaman gerçekleştiğine değindim yani gece uyumadığınız zamanı uyku ile en efektif biçimde ayarlamanız  öğrenme açısından harcadığınız zaman düşünüldüğünde en iyi sonucu vericektir. Halen uykunun tüm evrelerinin işlevleri tamamen bilinmemekle birlikte araştırmalar sürmektedir.

Uyku Nasıl Başlar? Nasıl Biter?

İlk çağlardan beri insanlar, uykuya ilgi duyup onun sırlarını çözmeye çalıştılar. Hayatın yaklaşık 3 de birini kapsayan bu bilinç durumunun sırlarını anlamaya çalışan insanlar ilk modern anlamda bilimsel araştırmayı 1937 yılında uyku dalgalarını kağıt üzerine kaydederek başardı. Birçok insan uykunun başlamasına dair fikirlerini sundu. Bu sürecin nasıl ilerlediğini ve ha deyince uyuyanların aksine uykunun nasıl başladığını anlamak maalesef ha deyince olmadı. Her gün yaptığımız bir etkinliğin nasıl başladığını anlamak işin içinde beyin denen karmaşık bir yapının olması nedeniyle baya zor olmuş ve uzun sürmüş. Bu kısımda öğlen yediğiniz yemekten sonra neden uykunuzun geldiğini de kısa bir şekilde bulabilirsiniz. Ayrıca kendiliğimizden uyanmamızın bir nedenine de biraz yer verdim.

Hipokrat’a göre uyku, kanın, dolayısıyla ısının vücudun derinliklerine doğru akışıyla oluşuyordu. Aristoteles ise uykunun besinlerin sindirilmesi sonucu başladığını öne sürdü. M.Ö 400′ lü yıllardan bahsedildiğinde uykunun nasıl başladığını düşünmek adına iyi bir başlanğıç yaptılar.

XVII. ve XVIII. (üşenenler için 17. Ve 18.) yüzyıllarda uykunun başlamasının tek bir nedeni olamayacağı görüşü ilk kez ortaya atıldı. XIX. (19.) yüzyıla gelindiğinde ise uykunun başlaması oksijen eksikliği ve beyne yetersiz kan akımı gibi nedenlere bağlandı.

1937’de uykuyla ilgili bilimsel araştırmaların başlangıcında, Bramer uykunun edilgin bir süreç olması ve duyu organlarından beyne gelen uyaranların azalması sonucu oluşması gerektiğini öne sürdü.

Uykunun etkin bir süreç olabileceğini, 1943’te Hess yeniden iddia etti, bu tarihten itibaren de problemin çözümü daha da karmaşık hale geldi. Beyinde var olduğu düşünülen uyku merkezi gösterilmeye çalışıldı, ancak bu merkez saptanamadı.

Daha sonra REM  uykusunun keşfi, uyku merkeziyle ilgili problemleri daha da karmasşık hale getirdi, REM dönemini açıklayabilmek için ayrı br uyku merkezinin varolması gerektiği düşünüldü.

1960’lı yıllard, nasıl uykuya dalındığı ve bir uyku evresinden dğerine nasıl geçildiği sorularına cevap aranırken, Prof. Jouvet, uyku ve uyanıklıkla ilgili merkezlerin beyin sapında yer aldığını gösteren bir dizi deney gerçekleştirdi. Bu tür araştırmalar çoğaldıkça problem daha da içinden çıkılmaz hale geldi. Her zaman olduğu gibi her yeni buluş diğerlerinin önünü açmıştı.

Aynı dönemde beyinde biriken bazı madelerin uykunun başlamasında rol oynadığı, bu maddeler içinden en önemlisinin seratonin olduğu saptandı. Seratonin uykuyu başlatmadaki önemini günümüzde koruyor. Bu dönemde yapılan deneylerden önemini koruyanları kısaca özetledim. Bunlar uykusuzluk hakkında da bilgi sağlayabilecek bir o kadar ilginç deneyler.

Prof. Jouvet’nin laboratuvarında, uykusuz bırakılmış farelerden alınan omurilik sıvısının, normal ve uykudan yeni uyanmış farelere enjekte edildiğinde uykudan yeni uyanan farelerin yeniden uykuya daldığı gözlendi. Hatta bu farelerin uyku sürelerinin, uykusuz bırakılan farelerin uykusuz kaldıkları süreyle doğru orantılı olarak arttığı görüldü. Daha sonra yapılan deneylerde uykusuz bırakıldıktan sonra uykuya dalan hayvanlarda, seratoni’nin artmış olduğu saptandıysa da sonraki çalışmalar, seratonin üreten beyin hücrelerinin uyanıktan çok uykuda etkin olduğunu gösterdi. Mutluluk uykuyla geliyorsa uykuyu uyanık olmaya tercih etmek için bir neden olabilir. Bir başka yönüyle de  uyurken daha çok mutluluk hormonu salgılanması uykuyu bizim için çekici kılar ve uyuşturucu misali uykuyu istememize neden olur. Fakat seratonin uyanıkken değil de uykuda üretiliyorsa başlangıç maddesi olamaz.Dolayısıyla uykuyu seratonin değil, seratoninin salgılanmasını artıran hücreleri etkin hale geçiren bir maddenin başlattığı ortaya kondu. Son yıllarda yapılan çalışmalarla bu maddenin peptid yapısında olduğu anlaşıldı. Bu güne kadar peptid yapısında 300’e yakın maddenin uykuyu başlatmada etkili olabileceği araştırıldı, ancak hangisinin veya hangilerinin uykuyu başlattığı, tam olarak belirlenemedi. Canlı olarak bu kadar komplike yapıda olmamız en basit fonksiyonlarımızın bile  doğal nedenini bilmeye bu kadar uzak olmamız bir karmaşa eseri mi yoksa mükemmellikten ötürü mü?

Uykuya dalma ile ilişkisi olan diğer bir etmen ise vücut ısısıdır. Herkes sabaha karşı üşümeyle veya ürpermeyle uyanma hissini yaşamıştır. Geceleri çalışanlar içi tanıdık bir his olan sabaha karşı uyanma isteğinin dayanılmaz boyutlara ulaşması ve üşüme, uyku ile vücut ısısı arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Uykunun kökeni kısmını okuduysanız bunu insan evrimleşmesiyle de ilişkilendirebilirsiniz. Atalarımızdan bize kalan bir özellik olabilir. Bunun nedeni sabaha karşı vücut ısısının günün diğer saatlerine göre bir derecenin onda biri kadar düşmesi bu saatlerde üşümeye neden olur.

Yapılan araştırmalar 24 saatte, sabaha karşı ve öğleden sonra olmak üzere iki kez vücut ısısının çok az da olsa düştüğünü göstermektedir. Aynı zaman diliminde uykululuk halinin belirginleştiği de biliniyor. Bu saatlerde uykuya dalma süresinin gündüz de olmak üzere günün diğer saatlerinden daha kısa olduğu saptandı.

Bu araştırmalar uyku araştırmacılarına, uyku ile vücut ısısının ayarlanmasının aynı merkezlerden düzenlenebileceğini düşündürdü. Bu varsayımı desteklemek için yapılmış daha uzun süreli araştırmalar da var. Uzun süre ışıktan ve saat kavramından yoksun bırakılan uyku saatlerini ve sürelerini kendi istekleri doğrultusunda belirlenmesi istenilen deneklerin, günde bir kez yerine 2 kez ve çoğunlukla da vücut ısısının en düşük olduğu saatlerde uyudukları görüldü. Vücut ısısının en düşük olduğu saatler öğlenden sonra 14:00 ve ile sabaha karşı 3:00 civarıdır.

Ancak uyku normal koşullarda sabaha karşı değil de , neden genellikle 23:00-24:00 civarında başlıyor? Ve daha önemlisi sabah saat çalışmasa da her birimiz kendimiz için özel bir saatte nasıl uyanıyoruz? Sorularına cevap bulunması gerekiyordu.

Uykuyu başlatma ve sonlandırma yukarıda sözü edilen iki olayın etkileşimi sonucunda oluşur. Bu etkileşim İsviçreli araştırmacı Alexander Bobely tarafından ortaya atıldı ve kanıtlarıyla gösterildi.

İki proses modeli adı verilen bu modelin çalışması şöyledir: S harfiyle gösterilen homeostatik proses proses uyanık kalınan süreyle doğru orantılı olarak artar ve uykunun başlamasıyla azalır. Proses S muhtemelen kanda bulunan ve uykuyu artıran , ancak tam olarak bilinmeyen, peptid yapısında olduğu düşünülen bir maddeyle artar ve daha çok delta frekansındaki dalgaları, yani derin yavaş uykuyu başlatmada rol oynar.

C harfiyle belirtilen sirkadiyen proses ise biyolojik saatimizle bağlantılı çalışır, H ile belirtilen üst ve B ile belirtilen alt olmak üzere iki eşit  nokta arasında vücut ısısı ritmiyle ilişkili olarak hareket eder. 24 saat içerisinde iki kez H ve iki kez B noktasına ulaşır. B noktalarının saat 14:00 ve 3:00‘de yer aldığı daha önce belirtilmişti. Biyolojik saatimiz B noktasına yaklaştığında uykuya dalmak kolaylaşır veya daha doğru bir deyimle uykululuk artar , H noktasına yaklaşıldığında ise uyanıklık düzeyi yükselir veya uykuya dalmak güçleşir. Proses C daha çok REM uykularının başlamasında ve sürdürülmesinde rol oynar.

İşte bu iki prosesin etkileşimi sonucu uyku, akşam saatlerinde proses S‘nin arttığı ve proses C’nin düşme eğiliminde olduğu saatlerde başlar. Sabah proses S’nin en aza indiği proses C’nin yükselmeye başladığı saatte sonlanır.

Aynı etkileşim öğleden sonra 14:00 civarında olması nedeniyle öğlen saatlerinde günün diğer saatlerine oranla kendimizi daha uykulu hissederiz. Gün ortasındaki uykululuk hali çoğunlukla yanlış bir inanış sonucu düşünüldüğü gibi, öğlen yemeklerinin verdiği rehavetten değil S ve C proseslerinin bu saatte çakışmasından kaynaklanır.

Kaynakça

  1. Dr. Hakan Kaynak. (1998).Uyku Uykusuzluk mu? Aşırı Uyumak mı?. İstanbul: Mega Basım
  2. Dr. Derya Karadeniz. (2013). 100 Soruda Uyku ve Bozuklukları. Ankara: ANKA-HA Yayınları
  3. Uyku ve Dinlenme Tanımları. Alındığı Yer : https://www.quora.com/What-are-the-main-differences-between-sleep-and-rest
  4. Rüyada Düşmek. Alındığı Yer: http://ceyhuntopcuoglu.com/uyku-sirasi-veya-on-uyku-sirasinda-dusme-hissi-hypnic-jerk.html

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.