Uyku Nasıl Başlar ve Nasıl Biter ?

İlk çağlardan beri insanlar, uykuya ilgi duyup onun sırlarını çözmeye çalıştılar. Hayatın yaklaşık 3 de birini kapsayan bu bilinç durumunun sırlarını anlamaya çalışan insanlar ilk modern anlamda bilimsel araştırmayı 1937 yılında uyku dalgalarını kağıt üzerine kaydederek başardı. Birçok insan uykunun başlamasına dair fikirlerini sundu. Bu sürecin nasıl ilerlediğini ve ha deyince uyuyanların aksine uykunun nasıl başladığını anlamak maalesef ha deyince olmadı. Her gün yaptığımız bir etkinliğin nasıl başladığını anlamak işin içinde beyin denen karmaşık bir yapının olması nedeniyle baya zor olmuş ve uzun sürmüş. Bu kısımda öğlen yediğiniz yemekten sonra neden uykunuzun geldiğini de kısa bir şekilde bulabilirsiniz. Ayrıca kendiliğimizden uyanmamızın bir nedenine de biraz yer verdim.

Hipokrat’a göre uyku, kanın, dolayısıyla ısının vücudun derinliklerine doğru akışıyla oluşuyordu. Aristoteles ise uykunun besinlerin sindirilmesi sonucu başladığını öne sürdü. M.Ö 400′ lü yıllardan bahsedildiğinde uykunun nasıl başladığını düşünmek adına iyi bir başlanğıç yaptılar.

XVII. ve XVIII. (üşenenler için 17. Ve 18.) yüzyıllarda uykunun başlamasının tek bir nedeni olamayacağı görüşü ilk kez ortaya atıldı. XIX. (19.) yüzyıla gelindiğinde ise uykunun başlaması oksijen eksikliği ve beyne yetersiz kan akımı gibi nedenlere bağlandı.

1937’de uykuyla ilgili bilimsel araştırmaların başlangıcında, Bramer uykunun edilgin bir süreç olması ve duyu organlarından beyne gelen uyaranların azalması sonucu oluşması gerektiğini öne sürdü.

Uykunun etkin bir süreç olabileceğini, 1943’te Hess yeniden iddia etti, bu tarihten itibaren de problemin çözümü daha da karmaşık hale geldi. Beyinde var olduğu düşünülen uyku merkezi gösterilmeye çalışıldı, ancak bu merkez saptanamadı.

Daha sonra REM uykusunun keşfi, uyku merkeziyle ilgili problemleri daha da karmaşık hale getirdi, REM dönemini açıklayabilmek için ayrı bir uyku merkezinin var olması gerektiği düşünüldü.

1960’lı yıllard, nasıl uykuya dalındığı ve bir uyku evresinden diğerine nasıl geçildiği sorularına cevap aranırken, Prof. Jouvet, uyku ve uyanıklıkla ilgili merkezlerin beyin sapında yer aldığını gösteren bir dizi deney gerçekleştirdi. Bu tür araştırmalar çoğaldıkça problem daha da içinden çıkılmaz hale geldi. Her zaman olduğu gibi her yeni buluş diğerlerinin önünü açmıştı.

Aynı dönemde beyinde biriken bazı maddelerin uykunun başlamasında rol oynadığı, bu maddeler içinden en önemlisinin seratonin olduğu saptandı. Seratonin uykuyu başlatmadaki önemini günümüzde koruyor. Bu dönemde yapılan deneylerden önemini koruyanları kısaca özetledim. Bunlar uykusuzluk hakkında da bilgi sağlayabilecek bir o kadar ilginç deneyler.

Prof. Jouvet’nin laboratuvarında, uykusuz bırakılmış farelerden alınan omurilik sıvısının, normal ve uykudan yeni uyanmış farelere enjekte edildiğinde uykudan yeni uyanan farelerin yeniden uykuya daldığı gözlendi. Hatta bu farelerin uyku sürelerinin, uykusuz bırakılan farelerin uykusuz kaldıkları süreyle doğru orantılı olarak arttığı görüldü. Daha sonra yapılan deneylerde uykusuz bırakıldıktan sonra uykuya dalan hayvanlarda, seratoni’nin artmış olduğu saptandıysa da sonraki çalışmalar, seratonin üreten beyin hücrelerinin uyanıktan çok uykuda etkin olduğunu gösterdi. Mutluluk uykuyla geliyorsa uykuyu uyanık olmaya tercih etmek için bir neden olabilir. Bir başka yönüyle de  uyurken daha çok mutluluk hormonu salgılanması uykuyu bizim için çekici kılar ve uyuşturucu misali uykuyu istememize neden olur. Fakat seratonin uyanıkken değil de uykuda üretiliyorsa başlangıç maddesi olamaz.Dolayısıyla uykuyu seratonin değil, seratoninin salgılanmasını artıran hücreleri etkin hale geçiren bir maddenin başlattığı ortaya kondu. Son yıllarda yapılan çalışmalarla bu maddenin peptid yapısında olduğu anlaşıldı. Bu güne kadar peptid yapısında 300’e yakın maddenin uykuyu başlatmada etkili olabileceği araştırıldı, ancak hangisinin veya hangilerinin uykuyu başlattığı, tam olarak belirlenemedi. Canlı olarak bu kadar komplike yapıda olmamız en basit fonksiyonlarımızın bile  doğal nedenini bilmeye bu kadar uzak olmamız bir karmaşa eseri mi yoksa mükemmellikten ötürü mü?

Uykuya dalma ile ilişkisi olan diğer bir etmen ise vücut ısısıdır. Herkes sabaha karşı üşümeyle veya ürpermeyle uyanma hissini yaşamıştır. Geceleri çalışanlar içi tanıdık bir his olan sabaha karşı uyanma isteğinin dayanılmaz boyutlara ulaşması ve üşüme, uyku ile vücut ısısı arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Uykunun kökeni kısmını okuduysanız bunu insan evrimleşmesiyle de ilişkilendirebilirsiniz. Atalarımızdan bize kalan bir özellik olabilir. Bunun nedeni sabaha karşı vücut ısısının günün diğer saatlerine göre bir derecenin onda biri kadar düşmesi bu saatlerde üşümeye neden olur.

Yapılan araştırmalar 24 saatte, sabaha karşı ve öğleden sonra olmak üzere iki kez vücut ısısının çok az da olsa düştüğünü göstermektedir. Aynı zaman diliminde uykululuk halinin belirginleştiği de biliniyor. Bu saatlerde uykuya dalma süresinin gündüz de olmak üzere günün diğer saatlerinden daha kısa olduğu saptandı.

Bu araştırmalar uyku araştırmacılarına, uyku ile vücut ısısının ayarlanmasının aynı merkezlerden düzenlenebileceğini düşündürdü. Bu varsayımı desteklemek için yapılmış daha uzun süreli araştırmalar da var. Uzun süre ışıktan ve saat kavramından yoksun bırakılan uyku saatlerini ve sürelerini kendi istekleri doğrultusunda belirlenmesi istenilen deneklerin, günde bir kez yerine 2 kez ve çoğunlukla da vücut ısısının en düşük olduğu saatlerde uyudukları görüldü. Vücut ısısının en düşük olduğu saatler öğlenden sonra 14:00 ve ile sabaha karşı 3:00 civarıdır.

Ancak uyku normal koşullarda sabaha karşı değil de , neden genellikle 23:00-24:00 civarında başlıyor? Ve daha önemlisi sabah saat çalışmasa da her birimiz kendimiz için özel bir saatte nasıl uyanıyoruz? Sorularına cevap bulunması gerekiyordu.

Uykuyu başlatma ve sonlandırma yukarıda sözü edilen iki olayın etkileşimi sonucunda oluşur. Bu etkileşim İsviçreli araştırmacı Alexander Bobely tarafından ortaya atıldı ve kanıtlarıyla gösterildi.

İki proses modeli adı verilen bu modelin çalışması şöyledir: S harfiyle gösterilen homeostatik proses uyanık kalınan süreyle doğru orantılı olarak artar ve uykunun başlamasıyla azalır. Proses S muhtemelen kanda bulunan ve uykuyu artıran , ancak tam olarak bilinmeyen, peptid yapısında olduğu düşünülen bir maddeyle artar ve daha çok delta frekansındaki dalgaları, yani derin yavaş uykuyu başlatmada rol oynar.

C harfiyle belirtilen sirkadiyen proses ise biyolojik saatimizle bağlantılı çalışır, H ile belirtilen üst ve B ile belirtilen alt olmak üzere iki eşit  nokta arasında vücut ısısı ritmiyle ilişkili olarak hareket eder. 24 saat içerisinde iki kez H ve iki kez B noktasına ulaşır. B noktalarının saat 14:00 ve 3:00‘de yer aldığı daha önce belirtilmişti. Biyolojik saatimiz B noktasına yaklaştığında uykuya dalmak kolaylaşır veya daha doğru bir deyimle uykululuk artar , H noktasına yaklaşıldığında ise uyanıklık düzeyi yükselir veya uykuya dalmak güçleşir. Proses C daha çok REM uykularının başlamasında ve sürdürülmesinde rol oynar.

İşte bu iki prosesin etkileşimi sonucu uyku, akşam saatlerinde proses S‘nin arttığı ve proses C’nin düşme eğiliminde olduğu saatlerde başlar. Sabah proses S’nin en aza indiği proses C’nin yükselmeye başladığı saatte sonlanır.

Aynı etkileşim öğleden sonra 14:00 civarında olması nedeniyle öğlen saatlerinde günün diğer saatlerine oranla kendimizi daha uykulu hissederiz. Gün ortasındaki uykululuk hali çoğunlukla yanlış bir inanış sonucu düşünüldüğü gibi, öğlen yemeklerinin verdiği rehavetten değil S ve C proseslerinin bu saatte çakışmasından kaynaklanır.

Uyku Nasıl Başlar ve Nasıl Biter

Kaynakça

Dr. Hakan Kaynak. (1998).Uyku Uykusuzluk mu? Aşırı Uyumak mı?. İstanbul: Mega Basım

Dr. Derya Karadeniz. (2013). 100 Soruda Uyku ve Bozuklukları. Ankara: ANKA-HA Yayınları

Bir cevap yazın